Giydiklerimiz, psikolojimizi ve insanların hakkımızda düşündüklerini nasıl etkiliyor?

Giysilerimiz hem kendi ruh halimizi hem de başkalarının algısını etkiler. Giysilerimiz bizi güçlü kılabilir ve güvenimizi artırabilir. Örneğin …

Giysilerimiz hem kendi ruh halimizi hem de başkalarının algısını etkiler. Giysilerimiz bizi güçlü kılabilir ve güvenimizi artırabilir. Örneğin, bir röportajda giydiğiniz kıyafetler hakkında iyi hissetmek, röportajın iyi geçmesine yardımcı olabilir. 1980’lerin sonlarında, Amerika’da kadınlar için cam tavanlar yavaş yavaş çökmeye başladığında, Donna Karan gibi moda devlerinin “Power Suit” gibi elbiseleri tam da bunu vaat ediyor. Karan’ın o yıllardaki reklamlarında Karan’ın tasarladığı takım elbiseli iş kadınları, kıyafetlerinin de etkisiyle özgüvenli tavırlar sergiliyor.

Neyse ki, giyimin benlik saygımız üzerindeki olumlu etkileri sadece reklamcıların hayalleri değil, gerçektir. Araştırmalar, kıyafetlerimizin ruh halimiz ve özgüvenimiz üzerindeki etkilerini gösteriyor. Örneğin, Northwestern Üniversitesi tarafından bir çalışma ne giymek düşünce şeklimizi ve davranacaksan etkilediğini gösterdi. Laboratuvar Önlüğü Araştırması olarak bilinen araştırmada, iki farklı denekten laboratuvar önlüğü giyerek bazı görevleri yerine getirmeleri istendi. Bir gruba giydikleri önlüğün doktor önlüğü, diğer gruba ise giydikleri önlüğün ressam önlüğü olduğu söylendi. Doktor önlüğü giydiklerini zanneden denekler, kendilerine verilen göreve bir doktor ciddiyeti ile yaklaştılar ve diğer gruba göre daha başarılı oldular. Giyimin düşünce ve davranışlarımız üzerindeki bu psikolojik etkisini örtük biliş olarak adlandırıyoruz. Giysilerimiz bizi aşağı veya yukarı çekebilir. Coco Chanel’in dediği gibi her güne kaderle randevudaymış gibi hazırlanmalı ve kıyafetlerimizin bizi dışarıya olumlu yansıtmasını sağlamalıyız.

Bazı insanların gardıropları tek tiptir. Bazıları tüm gardırobunu siyaha boyar veya çok çeşitli bir renk paleti tercih eder, pastel tonlarda vb. rahat hissederler. Seçilen renk paletinin psikoloji ile bir ilgisi var mı?

Renklerin psikolojimiz üzerinde büyük etkisi vardır. Giysilerimizde kullandığımız renkler aracılığıyla dış dünyaya mesajlar gönderiyoruz. Ancak renk psikolojisinin oldukça tartışmalı bir konu olduğu unutulmamalıdır. Bir insanı sadece giydiği renklere göre analiz etmek ve giydiği renklere göre kendi iç dünyası hakkında tahminlerde bulunmaya çalışmak yanıltıcı olabilir. Renkler ve psikoloji arasındaki ilişkiyi iyi bilen bir kişi, kıyafetlerinin rengini istediği görüntüye göre seçebilir.

“Kişi kendi özüne uygun bir şekilde giyiniyorsa, seçtiği renkler de iç dünyasını yansıtan renkler olacaktır.”

Örneğin pastel renkleri seven ve romantik bir dünya görüşüne sahip bir kişi girdiği ortamda daha ciddi bir imaj yaratmak için siyah giyebilir. İnsanların bizi nasıl algıladıklarını renkler aracılığıyla kolayca manipüle edebiliriz. İşte burada özgünlük kavramı devreye giriyor. Kişi kendi özüne göre giyindiğinde seçeceği renkler iç dünyasını yansıtan renkler olacaktır. Stil sahibi olmak, kendi kişiliğinize göre giyinmekten başka bir şey değildir.

Ünlü isimlerin veya politik figürlerin giydikleri renklerin psikolojik olarak bizdeki yansıması nasıl oluyor?

Bu soruyu Steve Jobs üzerinden yürütelim. Artık üniforması haline gelen siyah boğazlı kazağıyla karşımıza çıkan Jobs, kariyeri boyunca bu kıyafet ve renk seçimiyle gizemli bir mucit izlenimi yarattı. 1980 yılında Japonya’ya yaptığı bir ziyaret sırasında Jobs siyah bir balıkçı yaka giymeye karar verdi. Boğazlı kazakları ünlü Japon modacı Issey Miyake tarafından tasarlanan Jobs, siyah seçimiyle temsil ettiği markanın karizmatik lideri olduğunu vurguladı. Renklerin psikolojimiz üzerindeki etkisini anlamak için kendinize şu soruyu sormanız yeterli. Jobs, kıyafetlerinde siyah yerine farklı bir renk kullansaydı, örneğin pastel bir renk kullansaydı, çizdiği resim ne olurdu ve bizde nasıl bir etkisi olurdu? Jobs örneğinin gösterdiği gibi, kıyafetlerimiz için seçtiğimiz renkler aracılığıyla insanların bizi algılama biçimini etkileriz.

Markaların yarattığı koleksiyonlar, mükemmel vücut algısını ve dolayısıyla özgüvenimizi nasıl şekillendiriyor?

Toplumun ideal beden üzerindeki baskısı, özellikle kadınlar, herkesin bildiği bir durumdur. Yazılı, görsel veya sosyal medya ve tabii ki moda endüstrisi olsun tüm medya, kadınların üzerindeki zayıf olma baskısını daha da artıracak şekilde hareket ediyor. Kadınlar günlük yaşamlarında bedenleri ile ilgili sayısız mesajla karşı karşıya kalmaktadır. Bu mesajlar, dergiler, vitrinler ve moda markalarının koleksiyonları aracılığıyla kadınlara ulaşıyor ve kadınları zayıf olmaları için baskı altına alıyor.

Kadınlara verilen mesaj aslında çok net: “Sevilmek istiyorsan zayıf olmalısın” ve bu mesaj kadınların beden imajının olumsuz olmasına neden oluyor. Beden imajı kavramı Avustralyalı psikiyatrist Paul Ferdinand Schilder tarafından geliştirilmiştir. Schilder, beden imajını, bir bireyin kendi bedeniyle ilişkili olarak “zihinsel imajı” olarak tanımlar. İdeal vücut basıncı kişinin vücut imajında ​​bozulmalara yol açabilir. Sağlıklı olmak, zinde olmak ve kilonuzu izlemek için spor yapmak elbette sorun değil. Ama ya kendini sevmek zayıf bir bedene bağlıysa, ya kişi istediği bedende olmadığı için mutsuzsa? İşte bu noktada bedeni sevme kavramı devreye giriyor. Beden sevgisi, kendi bedeniniz hakkında olumlu fikirlere sahip olmak ve onu olduğu gibi kabul etmek demektir. Kadınlar, moda endüstrisinin yıllardır dayattığı “daha ince, daha güzel” yanlış kuralını kabul etmemeli ve gerektiğinde vücudunu olduğu gibi kabul etmek için ihtiyaç duyduğu psikolojik desteği almaktan çekinmemelidir.

Tek tip giyinen kurumlarda, etkinliklerde ya da sosyal ortamlarda takım olma bilinci olumlu bir etki yaratırken, kişinin bireyselliğini gösterememesi olumsuz bir etki yaratır mı?

İngiltere’nin önde gelen bir giyim markası tarafından yapılan bir araştırmada, katılımcıların %61’i daha rahat kıyafet kurallarına sahip şirketlerde daha fazla motive olduklarını söyledi. Üniforma ortamlarında tarzını sergilemek zor gibi görünse de kişi kullandığı imza aksesuarları ile iş yerinde de tarzını ifade edebilir. Kadın ise ceket yakasındaki broş, çanta sapına dolanan eşarp, kravat ve tarzını yansıtan ayakkabılarıyla bireysel tarzına dikkat çekebilir.

Zaman zaman seksi, çocuksu, gizemli, karanlık vs. görünmek istememizin sebebi nedir?

Bu sorunun cevabı, Carl Jung’un psikolojiye tanıttığı arketip kavramında yatıyor olabilir. Jung, Freud’un önerdiği bilinçdışını kabul eder. Bununla birlikte, Freud’un aksine Jung, bilinçdışını iki kategoride ele alır. Bunlar kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışıdır. Kolektif bilinçaltında Jung’un “arketipler” olarak adlandırdığı imgeler ve düşünceler vardır.

“Gerçek stil sahibi bir insan kişiliğinin tüm yönlerini aynı pota altında eritip özüne uygun giyinen bir insandır.”

Jung’un arketiplerinden biri olan persona, “maske” anlamına gelen Latince bir kelimeden türetilmiştir. Kelimenin kökeni, antik Yunan tiyatrosunun sahnesinde oyuncuların kullandığı maskelere dayanmaktadır. Jung’un kurduğu analitik psikoloji kuramında persona, kendimizi dış dünyaya sunarken yüzümüze taktığımız maske ya da maskelerdir. Sıkı bir kıyafet yönetmeliğinde kişilik arketipimize göre daha ciddi, daha profesyonel giyiniriz. Ama bastırdığımız bir gölgemiz de var. Jung’a göre gölge, insanın istemediği, görmek istemediği ve bu nedenle bastırdığı “karanlık” yüzüdür. Ancak, gölgenin karanlık bir yönü olması gerekmez. Ofis ortamında giyim konusuna dönecek olursak, iş yerindeki ciddi ruh halimizin aksine daha eğlenceli ve çekici giyinmek isteyen parçamız gölgemiz olabilir.

Jung psikolojisinde bireyleşme nihai hedeftir. Bireyselleşme, kendimizin tüm yönlerinin farkına vararak ve onu gölge arketipi de dahil olmak üzere bilinçdışının bastırılmış kısımlarına bağlayarak otantik benliğimizi bulmaktır. Bilinçaltını bilinçaltına bağlayın. Bu şekilde her yönüyle barış içinde tam bir insan oluruz. Bireyselleşme, olması gereken kişidir. Tüm bunları giyim dünyasına uygularsak, stil sahibi olmanın, hepimizin iç dünyasında var olan farklı yönleri bir araya getirmek olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, gerçek bir tarza sahip bir kişi, kişiliğinin tüm yönlerini bir araya getiren ve özüne göre giyinen kişidir.

Stilin bazılarımızın istediğimiz algıyı yaratmak için kullandığı bir güç olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette yapabiliriz. Stili kullanmayı bilenler için muazzam bir güç. Örnek olarak Coco Chanel’i alın. Yetimhanede büyüyen Chanel, hem yetimhanede öğrendiği dikiş teknikleri hem de yaşadığı dönem için kendisiyle çelişen üslubu sayesinde sıfırdan olmasına rağmen kendine bir moda devi yaratmayı başardı. Chanel, kendi tarzını ortaya koymaktan çekinmemiş ve dönemin moda anlayışını yıkmıştır. Chanel’in ömrü boyunca bronz ten alt katmanların tipik özelliği iken, Chanel bir bronzlaşma yolculuğundan sonra geri döndüğü Paris’te bronz tene sahip olmayı bir trend haline getirdi. Yine Chanel’den önce siyah sadece yas rengi olarak algılanıyordu ama Chanel küçük siyah elbiseyi tasarlayınca siyah moda dünyasının en havalı renklerinden biri haline geldi.

“Stil kullanmasını bilen için muazzam bir güçtür.”

Kısacası Chanel kendi tarzını ve tarzını insanlara dikte etti ve tarzı sayesinde hem kendi hayatını hem de moda dünyasının kurallarını yeniden yazdı. Bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi stil, özümüze göre giyinmektir. Ve herkesin kendi kişiliğine göre giyinme cesareti yoktur. Tarzın büyüleyici gücünden ancak bu cesarete sahip olanlar yararlanabilir.

Psikolog ve Stil Danışmanı Rana Kutvan

Total
2
Shares
Bir cevap yazın
Related Posts